BİR KARADENİZ GEZİSİ
Kış mevsiminin bavulunu adeta sürüyerek taşıdığı ve isteksizce kapımızın ziline bastığı bir Aralık gününde, kafamızdaki yollarda kalma endişesini bizden ayrı tatile yollayarak, bir Cuma sabahı güneşle birlikte uyandık, o unutulmaz çocukluk şarkısının çağrısına uyup çıktık yola:
Orada bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gitmesek de görmesek de
O köy bizim köyümüzdür’
Evet, gidemesek de, o köy, her an bize hazır, bizi beklediğini bildiğimiz bir yavuklu gibi: Biz bu yavukluya doğuştan beşik kertmeliyiz. Biliriz ona varmamızı bekler. Zamanı gelince yola çıkacak, yüz görümü takacak olmanın o garip heyecanıyla ve bir merakla ona koşacak ve açacağız nihayet kavuştuğumuz sevgilinin başı dumanlı nazlı tüllerini. Hoş yorgunluğumuz olacak bu görümlüğün bedeli.
Orada bir köy var uzakta… Dün coşkuyla, sorgulamadan mırıldandığımız bu nağmeleri, büyüdük daha farklı mırıldanır olduk şimdi. Büyüdük, biliriz kavuşmanın kıymetini ya, garip gelir oldu uzaktan uzağa sevgiler. O köy bizim. Ama ne kadar bizim olabilir ki, görmediğimiz, dokunmadığımız, tanımadığımız? Ne kadar benimdir, sahip çıkmadığım, kokusunu bilmediğim? Bilmek lazım değil midir, nasıldır huyu, nasıldır suyu? Kavuşmanın nasıl bir kokusu vardır mesela oralarda?: Yağmuruna yeni kavuşunca toprak, nasıl bir koku yayar etrafına? Ne kadar soğuktur çeşmesinden akan sular; dayanır mı yoksa buz mu keser ellerim? Çamurunun lekesi inatçı mıdır? Bu yavuklu nazlı mıdır yoksa her nazıma katlanan mı? Veren midir çoğunlukta yoksa alan mı? Bereketsiz midir yoksa doğurgan mı? Öfkesi yaz yağmuru mudur, yoksa tufan mı?
‘Benim’ demek için uzaktaki o köye, kır kahvesinde soba yanına sığınmış, içi üşümüş bir yaban olmayı hissetmek lazımdır:
‘-Uzaktan mı geldiniz? İstanbul’dan mı?
Ve görüvermek lazımdır bu meraklı gözlerde beliriveren ışıltıyı İstanbul cevabını duyurunca kulaklarına. Yudumlamak vardır kahvesini, alıp mantomuzu, ‘ hadi bana eyvallah’ dedikten sonra da kırk yıl kalsın diye hatırı.
Nasıl anlatılır, nasıl inandırılır ki sevgilinin güzelliği tarif edemedikçe rengini gözlerinin? Vakurlu mudur, dumanlı mıdır başı? Sesi nasıldır? Şırıl şırıl bir dere misali huzur mu verir yüreklere ninni misali, yoksa yakar alev alev, uykusuz mu bırakır, şakır mı bülbül misali gecelerde? Baharda oturaklı bir kız mıdır, yoksa tüm cilvesiyle baş döndüren cinsten mi? Ya kışları yani kötü günde gına mı getirtir size dünyaya geldiğinize? Tüm karamsarlığıyla baharını mı özletir, yoksa bu sevgilinin her mevsimi mi güzeldir?
Bizi bekliyordu yavuklumuz. Onu tanımak için çıktık yola bir Cuma sabahı, heyecanla. Gözlerinde yeşilin her tonu o hırçın güzel yani Karadeniz bekliyordu bizi. Geçerken kıvrım kıvrım yollarından, anladık ki, Tanrı ağacı yaratmış ve onu boyarken tualinde oldukça cömert davranmış. Yeşilin bir o tonundan almış, bir öteki tonundan. Çok hoşlanmış olmalı renk verirken Karadeniz’e. Bu zengin tual merak uyandırıyor bende: Tanrı’nın tualindeki ilk yeşil acaba hangisiydi? Açık olanı mı, bir ton koyusu mu, yoksa en koyu olan mı? İyisi mi, yeşil nasıl bir renk diye soran olursa kısaca ’Karadeniz’ deyivermek.
Bolu’da asırlık ağaçlar arasında Elmalık köyünde verdik ilk molamızı. Kimimiz bir çardakta kimbilir kaç yüzyıldır onca insan yüzü görmüş ağaçların altında daldık sohbete, bilerek ağaçların resmedeceklerini bizi hafızalarına. Kimimiz ise dua ediyordu Hayrettin Tokadi Hazretleri’in kabri başında. Duaların varsa bir saati, bu an o andı belki, kimbilir? Çok geçmedi bir gösterinin ortasında, aciz ama hayran izleyiciler olarak bulduk kendimizi: Henüz başlarına aklar yağmamış ağaçlar kol kola girmiş, rüzgarın nefesiyle sallanıyorlardı bir o yana bir bu yana Abant’ta. Cilve yaptıkları bu hüzünlü göl müydü yoksa bulutlu gözleriyle mavi gökyüzü mü, anlayamadık. Biz, sadece izliyorduk: Gölün camdan gözlerine aksi yansıyordu bu eşsiz gösterinin ve bizler etten kemikten ademler, bir oh çekiyorduk: ‘Oh be’, diyorduk, ‘Bir gün toprak olmak da güzel, bitecekse üzerimde yeşilin her tonu’. İnsan artık cansız bir beden iken neden böyle bir yerde gömülü olmayı arzular ki? Bir an belki birçoğumuzun içinden geçti bu olmaz görünen dilek; göl ‘şışt’ dedi anlamışçasına, uyandırdı bizi bu dalıp gitmişliğimizden. Yorulmuştu ağaçlar, ve tabiatı izlerken bizler de. Onları kökleriyle sıkıca sarıldıkları toprakları üzerinde uyumaya bırakacaktık; biz ise, vardığımız termal tesiste dört duvar odalarımıza çekilmeden önce ete hayat veren ruhumuzu beslemeden uykuya dalmayacaktık: Aşkı yermeden, aşkı övmeden şiirlerde, başımızı yastığa koymayacaktık. Sevim Hoca okudu şiirlerini, bizler dallanıp budaklandık: Bir ucumuz hatıralar arasında tozlanmış sevgiliye ulaştı, bir ucumuz çocuklarımızın gülüşüne takıldı kaldı, diğer ucumuz geri döndü Abant’a, ağacın suya aksine uzattı kollarını. Başımızı koyduğumuzda yastığa, biliyorduk Karadeniz keşfedilmeyi bekleyecekti ertesi gün, bizse aynı şekilde onu keşfetmeyi, heyecanla.
Çocukluğumuzun başka bir şarkısı dolandı ertesi sabah dilimize. Uçurumlarda balerin kıvraklığıyla süzülürken otobüsümüz,’ Ilgaz, Anadolu’nun sen yüce bir dağısın’, diyorduk. Sevgili, bakışlarıyla tehdit ediyordu bizi sanki ama biz onu her şeyine rağmen sevmiyor muyduk? Nihayet, kabul edilmiştik sevgilinin bağrına, geçit vermişti uçurumları. Ekmek arasına konmuş temiz hava, sucuk, tatlı bir yorgunluk derken, gökteki hamarat kız silkelemeye başladı yün yorganını. Çok haşin sallamış olmalı ki, beyaz tüyler yavaş yavaş başladılar düşmeye yere. Ilgaz gökten yağana, biz kar yağışlı Ilgaz’a hayran, aşmaya koyulduk yolları. Karadeniz’e gidilir de tepinmeden durulur mu horonuyla? Kemençeci dayı sokunca gözlerimize yayı, başladık birden otobüsün dar koridarlarına meydan okumaya ve kenetlendi kıpır kıpır yüreklerin coşkulu elleri, hırçın hırçın vuruldu ayaklar. Otobüsümüz şarkıların söylendiği, horonların tepildiği bir sahne oluverdi: Ordu’nun dereleri aksa da yukarı, vermedik o yari ellere ve tüm şehir üzerimize kalktı. Kaynana sevilmez mi hiç, sevilir tabii, oğlu güzel olursa, dedik coştuk; sonra vazgectik sevdalıktan: Etmeyelim dedik sevdalik, sevenler yaşamadi…’Ander kalsın sevdalık, alacak canımızı.’
Genç yaşına rağmen yaşlı heybesinde nice anılar biriktirmiş olan rehberimiz Murat, bir yandan Sevim hoca’dan mecaz-ı mürsel ve bunun alt kategorileri konusunda dersler alırken, diğer yandan yola bismillah dediğimiz andan itibaren bir cümleyi adeta kazımaya çalışırcasına beynimize, tekrar edip duruyordu: Fatih’in ünlü bir deyişi idi bu. Fatih’in dilinden lalasına dökülen bir deyiş değil, bir soru değil, bir hayranlık ifadesiydi aslında. Kansız bir zaferle Cenevizlilerin elinden almıştı İstanbul fatihi ilk görüşte vurulduğu bu şehr-i Amasra’yı ve yöneltmişti lalasına, rehberimizin dilinden düşürmediği ünlü sorusunu:
‘Lala, lala çeşm-i cihan bu mu ola?’.
Dünyanın gözü neresidir, bilemem ama, eğer bir yerden bakıyorsa dünya kendi güzelliklerine, bu yer insanların yüreğidir, herhalde. Çünkü dünya ona baktığımız ama görebildiğimiz kadar güzel.
Gözlerimiz bayram eder de, kusur kalır mı midelerimiz? Midelerimizin gözü açıldı, tava tava balıklar ve o lezzetli salata sunulurken önümüze. Gözlerde bir bayram havası, midelerimizde bayram… Anladık vakit geçiyor, ayrılmak vakti geldi yavukludan. Biz onu görmekten hoşnut, o kendini göstermiş olmaktan; daha nice sevdaların peşinden koşmak üzere ayrıldık sevgilinin koynundan.
Fatih’in kılıçsız bir zaferle fethettiği bir şehirden, alınışı müjdelenmiş başka bir şehrineydi istikamet bu sefer: İstanbul, kıskanmış olmalı bizi Abant, Safranbolu ve Amasra’dan; yağmurlu gözlerle karşıladı.
Orada bir köy var uzakta,
O köy BİZİM köyümüzdür.
Gittik, gördük, suyunu içtik.
Heyecanla bu yola çıkmış ÖSEV yolcuları, iki gece üç gün sonra evlerimize kavuşmak üzere birbirimize veda ederken biliyorduk ki, gelecekte bir başka keşife, bir başka tanışlığa, başka bir sevdaya yol alırken, kulağımızda unutulmayan bir sevdanın nağmeleri eşlik ediyor olacak bize:
Toprak kokan şehir
Deniz kokan şehir
Sevda kokan şehir
Büyüsüyle bekler seni
Caddeler ıslak gözyaşlarıyla
Gitmem bu gece gidemem artık olmasanda
Gitmem bu gece olmasanda
Hava ile bütün
Su ile bütün
Güneşle bütün şehir
Oysa artık düşlerimde Yanlızlık da aşktır bu şehirde
Karanlıkta aşktır sensizlikte
Gitmem bu gece gidemem artık olmasanda
Gitmem bu gece olmasanda
(Barış Akarsu, Amasra adlı şarkısından)
Fikret BAKKAL
7 Ocak 2009